YÜZYILLIK ESARET MUSUL!

 1920 Sevr’in hemen öncesinde yapılan  Sanremo konferansı, o zamanki Osmanlı’nın,1923’ten sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin kaderinin konuşulduğu, tarihte derin izler bırakan esas şekli ile bir İngiliz yapımı olan, yüzyıllık senaryo’nun başlangıcıydı. Başlangıç tarihi 17. Yüzyıl’a kadar dayanan İngiltere ve Kuzey İrlanda parlamentosundaki yüksek meclis’e adını veren Lordlar kamarası, Lord  ünvanı verilen yüksek rütbeli dini görevliler, yüksek mahkeme üyeleri, asilzadeler, dük, marki, baron ve kral ile kraliçenin Lord ünvanı verdiği kimselerden kurulmuştu. İngiltere’de eski zamanlarda krala bağlı baronlardan meydana gelen bu meclis, parlamentonun ilk şekli olarak kabul edilmiş ve bir alt meclisi olan Avam kamarası ile ilk Yeni Dünya düzenini tasarlamak için tesis edilmişti. Tüm hıristiyan alemini  bir araya getiren bu ortaklık, zamanla Amerika’yı sahada güçlü hale getirecek, düşünce bizden uygulama sizden anlayışı ile dünya’yı hakimiyetleri altına alacaklardı.

18-26 Nisan 1920 tarihinde toplanan konferansta kürtler başrol oyuncusu olarak değil, repliği olmayan bir figüran olarak sahneye çıktılar. Amaç Kürdistan’ın bağımsızlığı değildi. Osmanlı’nın parçalanması ve Ortadoğu petrollerinin paylaşılmasıydı. Konferansta kürt meselesi, Osmanlı borçları ve Boğazlar görüşüldü. Osmanlı’nın borçları için konferansa katılan devletlerbir komisyon kurdu. İngiltere Başbakanı Lloyd George, kesinleştirilen kararların gerekirse zorla kabul ettirilip  dayatılacağını söylüyordu. Sevr Anlaşması’nın son şekli bu konferansta verildi. İngiltere ile Fransa arasında imza konulan anlaşmada Musul İngiltere’nin Irak manda bölgesine dahil ediliyor ve Fransa’ya da %25’lik pay veriliyordu. Özerk bir Kürdistan ve bağımsız bir Ermeni devleti kurulması da anlaşma şartlarından biriydi. Irak toprakları ise İngiltere mandası oluyordu. Ardından yapılan Sevr Anlaşması’nın 62,63 ve 64. Maddelerinde kurulacak olan Kürdistan’ın kuruluş şekli, süreci ve sınırları çiziliyordu. Anlaşmanın imzalanmasından sonra Lloyd George ile  Yunanistan Başbakanı Venizelos bütün hedeflerine ulaşacakları maddeleri Sevr’e koymuş ve Yunanlılar bu anlaşma ile Ege Bölgesi’ni işgal etme yetkisini almışlardı. Onlar Megali İdea’yı gerçekleştirirken İngilizler hem Osmanlı’yı parçalıyor, hem de Ortadoğu petrollerine hükmetmeye başlıyorlardı.

19.ve20. Yüzyılı zayıflamış Osmanlı kontrolünde geçiren,  feodal bir düzende, aşiret ilişkileri içinde yaşayan Kürtler devlet kontrolünden ve düzeninden rahatsızlık duyuyorlardı ve feodal ilişkileri yöneten aşiret liderleri yaşadıkları toplumun padişahı pozisyonundaydılar. Yetki de güç de onlardaydı. Yeni kurulan Cumhuriyet ise muasır medeniyet seviyesini yakalamak isteyen bir ulus devlet olma çabasındaydı. Ulus-Devlet olmanın ilk şartı, vatandaşlar arasında eşitlikti. Fakat yüzyıllardır süren aşiret alışkanlığı, toprak ağalarında rahatsızlık yaratıyor, Cumhuriyet’in düzenine karşı çıkıyorlardı. Bu içten kaynamalar Türkiye Cumhuriyeti karşısında daha 2-3 yıl öncesine kadar büyük bir yenilgi yaşayan, ekonomik çıkarlarını kaybeden ama mücadeleyi bırakmayan dış güçler’e uygun ortam yaratıyordu. Kürt Milliyetçiliği ve din konuları ise halkın isyanlara desteğini sağlamak amacı ile kullanılan temel enstrümanlardan oluyordu. Günümüzde çoğu Kürt yanlısı aydın’ın 1925 Şeyh Sait ayaklanması ile atladığı tarihi gerçekler burada devreye giriyor ve Lozan barış görüşmelerine konu olan Musul ile yakın ilişki gözden kaçmıyordu. Musul vilayetinin büyük bölümü 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi sırasında bizim elimizdeydi. İngiltere Musul’u, 15 gün sonra Mondros Mütarekesi’nin 7. Maddesini gerekçe göstererek işgal etti. İngiltere kendi kontrolü altındaki Musul’dan vazgeçmiyor, Lozan’daki Türk heyeti ise kendi tezlerini ortaya koyuyordu. O zamanki Milletler Cemiyeti, şimdiki adıyla Birleşmiş Milletler konunun çözüm merkeziydi. Kurum, üç uzmanını görevlendirerek, halkın yönelimini araştırmak üzere bölgeye gönderdi. Sonuç Türkiye leyhineydi. Türkiye konuyu halkoylamasına götürmek istiyordu, kararın leyhine çıkacağına dair yeterli veriye sahipti. Aynı veri İngiltere’nin de elindeydi ve halkoylamasına karşı çıkıyordu. Tam Musul görüşmelerinin yapılması esnasında  Şeyh Sait’in “Din elden gidiyor” saptırmaları Kürtçülük isyanın başlangıcı oluyordu. İsyan, uluslararası arenada Türkiye’nin elini zayıflattı. Kendi kürtleriyle kavgalı, sert tedbirlerle isyan  bastıran, BM’e üye bile olmayan Türkiye’nin dış güçler tarafından tasarlanan tezgahın içine düşmesi işte bu kadar kolay olmuştu. Eylül 1924’te MC’de başlayan görüşmeler 6 Haziran 1926’da tam da İngiltere’nin istediği gibi sonuçlanıyor ve bu isyan sonucunda biz ülke olarak Musul’u kaybediyorduk. 5 Haziran 1926’da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanan Ankara Anlaşması ile Irak petrolleri gelirinin %10’unun 25 yıl süre ile Türkiye’ye ödenmesi garanti altına alınmışsa da, Türkiye’nin 1950 sonrasında bu hakkına dahi sahip çıkamadığı görüldü. Yıllardır polemik konusu olan Musul’un şimdi IŞİD işgali altında oluşunun zaman içinde farklı kavramlar sonucunda ortaya çıktığı günümüzün gerçeğidir. Esas amaç, burada bulunan petrol yataklarının, günümüzde Basra Körfezi petrol yataklarından kat kat fazla verimli olduğu, önümüzdeki 20 yıllık süreçte Basra’daki petrol kuyularının kuruma noktasına geleceği ve Musul-Kerkük petrollerinin bulunmaz nimet olduğu petrol şirketlerinin araştırmaları sonucunda kesindir. Petrol gibi bir rant’a sahip olma kavgası bölgedeki dengeleri değiştirmeye yeterli olacaktır.